Tık.

Tık.

Tık.

Bir daha.

Tık.

Tıktıktıktıktık… değil. Boşluklarla…

Tık.

Tık… Nabzın atıyor, bilmiyorsun henüz ne olduğunu ama, zamanı öğretiyor sana. İlk defa öğreniyorsun, ilk defa düşünüyorsun, daha düşünmenin ne olduğunu bilmez, bilmenin ne olduğunu düşünemezken.

Sesler gelir nabzının ardından. Biraz boğuk, biraz derinden, yeni oluşmaya başlayan teninin dışından. Dışarıdan. Bilincini saklayan o ufacık nörönlar topluluğuna erişmek için yarışırlar birbirleriyle. Varınca da işleri zordur ama, bazısı anlatmayı başarır kendisini, bazısı hiç tutunamaz sendeki varoluşa. Fark edersin düzensizliği, kaosu, yüksek sesleri, düşük sesleri, güzel sesleri, korkunç sesleri. Boğukturlar çünkü perdelidirler, sana zarar veremezler seni geçici bir süre taşımaya devam edecek olan, sana kendi canından çok bağlı, belki sana ilk ve son kez gerçekten değer verecek varlığın içindeyken sen.

Geçen onca nabızdan sonra birden karanlık. Simsiyah.

Bir göz, gözlemek için, bu kadar basit, bu kadar net. Henüz gözleyecek hiçbirşey yokken. Hiçbirşeyin huzurunu ilk defa tadıyor ruhun, o siyahlığa, kaybolmuşluğa, sorumsuzluğa bir da uzun bir süre ulaşamayacağını bilmezken.

Doğum… Sudan havaya, siyahtan renklere, sıcaktan soğuğa ilk geçiş.Biriktirdiklerinin anlamsızlaştığı,varoluşunun tamamının değiştiği ilk an.

Herşey gibi, bu da bir başka son, bir başlangıç olduğu kadar…

Birden bire öğrendiğin herşeyin yokoluşu hemen ardından yeniden varoluşu. İlk ölümün aslında, ilk ağlayışın bu yokoluşa…

İşte böyle, başlangıçtan sona giden, 5 şeridi gözüken yolculuğumuzda, genelde soldan ikinci şeritte, bazıları iki perde üstte, kimisi kırık notalarda, belki başka ölçülerde, başlarız yolculuğumuza.

Varoluşa tutunmayı sağlayan o incecik, biraz kırık lehim parçası öğrenmek.

Not defteri elinde, not almak biraz belki de.

Bir yaşına basarsın işte, hayatının bir parçası sonuçta uğrarsın o durağa da. İnemezsin tabi varolma duğrağında, şeridinden de çıkamaz kolay kolay kimse. Herkes ordadır, tanımadığın herkes. Zaten tanıdığın bir annen bir baban. Cep telefonları, fotoğraf makineleri arkasında görürsün bazen onları da, tanımadıklarınla ilgilenirken. Ağlarsın, anlamaya çalışırsın ama nafile. Sonsuz fotoğrafın çekilir o an, gerek insan, gerek makine gözlerle. O sonsuz ağladığın fotoğraf içerisinde, vardır bir tane güler gibi gözüktüğün elbet, kandırmışlardır seni bir anlığına bile olsa.

Yıllar geçer, varolmayı öğrenirsin bir ucundan bile olsa. Tam anlamaya başlarsın kim olduğunu. O gün getirirler bu fotoğrafı, gösterirler sana. Mutluydun diye…

Bakar kalırsın.

Bir anlığına.

Farketmezsin sen sana çarpanın ne olduğunu, zaten olan olmuş, biten bitmiştir sen daha o gün varolmadan.

Mutlu başladığını zannedersin bu hayata. Mutlu olman gerektiğine inanırsın burdan sonraki bütün duraklarda. Filmler, diziler izlersin ya mutludurlar, ya önemsiz. Romanlar okursun sonları hep mutlu olurlar diye biten. Geniş zaman.

İşte o an kaybedersin varolma durağını.

Geri dönebileceğinden değil zaten, uzaktan görebilirken, yönünü şaşırırsın bi an. Sislerin arasında eskilere karışır gider.

Sonra başlar o patlamış mısırın iğrenç tereyağı tadında hayatın.

o evrenin aslında sana bilincini ilk aşıladığı anda.

Düşmek de lazım bazen, ama zemini görebiliyorken düşmenin kime ne faydası olur ki, cesaret zaten zemini görmeden düşebilmekte gizli. Görünen köy kılavuz istemez denir, görünmeyenine giden yolun haritasını çıkartmak gerekir.